Byung-Chul Han’ın 2017 yılında Metis Yayınları’ndan çıkan kitabı.
Çeviri, Haluk Barışcan’a ait.

Kitap son zamanlarda Ekonomist dergisinde, Business insider vb. sitelerde denk geldiğim, teknoloji ile alakalı kimi makalelerin anlattıklarını kültür kuramı içerisinde yoğuruyor. Hatta “Korece basıma önsöz”ünü okurken bir an tarihte geriye gittim ve rahmetli Levent Kırca’nın “şeffaf karakol” parodisini hatırladım. Akla pek çok şey geliyor, okuması zevkli bir kitap bu yüzden, detaylarına daha sonra inerim ancak bugün internette bir arkadaşımın paylaştığı videoyu izlerken bu kitap aklıma geldi doğrudan doğruya. Videonun başında şu cümle geçiyor: “the future is transparent!” (gelecek şeffaftır!)

Rawlemon – Spherical Solar Energy Generator

 

 

 

Kitapta ilgimi çeken cümlelerden birkaçı:

“İnsan ruhu, görüldüğü kadarıyla, ötekinin bakışından uzak, kendi başına kalabileceği alanlara ihtiyaç duyar. Geçirgenlikten yoksun olma gibi bir özelliği vardır. Bütünüyle ışıklandırılması yanmasına ve bir tür ruhsal tükenişe (burnout) yol açacaktır. Sadece makineler şeffaftır. Hayatı hayat yapan kendiliğindenlik, olay doluluk ve özgürlük şeffaflığa izin vermez. (s. 17)

Olumluluk toplumu hiçbir olumsuz duyguya da izin vermez. Böylece insanlar eziyet ve acıyla başa çıkma, buna biçim verme becerisini yitirirler. Nietzsche’ye göre insanın ruhu derinliğini, büyüklüğünü ve gücünü tam da olumsuzlukta oyalanmaya borçludur.” (s. 20)

 

 

 

Bugün okuduğum bir haber Amerikan Beyaz Saray İletişim Danışmanının istifası hakkında idi. Haberde şu cümle ilgi çekiciydi:

“Beyaz Saray’dan sızdırılan haberler, altı aydır görev yapan Başkan Trump’ı oldukça güç durumda bıraktı.” *

Byung-Chul Han şöyle yazıyor:

“Eğer her şey derhal kamuya açık hale gelirse siyaset kaçınılmaz olarak tıknefes olacak, kısa vadeli bir nitelik kazanacak ve sulanıp gevezeliğe dönüşecektir. Tam şeffaflık ağır tempolu, uzun vadeli planlamayı imkansız hale getiren bir geçiciliğe iter siyasi iletişimi. Geleceğe yönelik tasavvur oluşturmak giderek daha zorlaşır. Olgunlaşması zaman alan şeyler de giderek daha az ilgi çeker.” (s. 11)

 

 

 

Han kitabın son bölümünde “Kontrol Toplumu”nda hatırladığım kadarıyla şöyle diyor: İnsanlar artık tek bir merkezden kendilerine bakılan panoptik bir gözetlemeye maruz kalmıyorlar. İnsanlar artık gözetlemenin nereden gerçekleştiğini göremiyorlar, herkes birbirini gözetliyor olabilir. Şeffaf toplumda gözetlemenin belirgin bir noktadan olmayışı, insanların özgür oldukları yanılgısına kapılmalarına sebep oluyor halbuki özgürlük sözkonusu değil.

Buna ilişkin dünden önceki gün yaşadığım bir olayı anlatmak isterim. İnternette gayet popüler bir site içerisinde, cinsiyetlerini değiştirip bundan mutluluk duyan insanların fotoğraflarının bulunduğu bir sayfayı inceliyordum. İnsanların kendi bedenlerindeki dönüşümden mutlu olmaları beni de o kadar mutlu etmişti bu sayfayı bir arkadaşımla paylaşmak onun yorumunu duymak istedim. Sayfayı arkadaşıma gönderdim. Fakat bir süre sonra sayfayı açamadığına dair bir uyarı aldım. O haberin yanında yöresindeki her haber duruyor fakat bu haber silinmiş. Açıklama yok. Bu durum bana Ekşisözlük’ün özgür bir platform olarak ortaya çıkması ile birlikte, farklı politik, dini açılardan bakan insanların entry’leri ile benim girdiğim bir entry’nin sol frame’de yer alma – yer almama konusunda sözlük yönetimi ile çelişmesini hatta “troll” adı verilen kişilerin bu özgürlük ile oynaması, eğip bükmesini hatırlattı. Yazdığımız her entry sol frame’e düşer diye düşünürken, bu altın kuralın hem kendimiz hem desteklediğimiz desteklemediğimiz, hem de saçma bulduğumuz entryler için geçerli olabilmesinin karşısında, özgür olduğumuzu düşündüğümüz bir şeffaflık toplumunda (ki sözlük tam manasıyla bir teklifsizlik, olumluluk, kontrol ve porno toplumu öğesi olarak karşımızda) yaşadığımız gerçeği bulunuyor sanırım.

 

 

 

Kitapta “Porno Toplumu”na karşılık ‘örtü’ metaforu ile ‘güzellik’i anlatıyor ki aşağıdaki Ekşi Sözlük entry’si bu ‘örtü’ metaforuna tümüyle uyuyor:

başlık: siyah sütyen

” bir erkek olarak, çıkmasını istemediğimdir.
hele ki satense falan, karanlık gecelerde aldis lambasız kalmış ve suyun içinde bir perde gibi süzülen geminizin bıçkın kaptanı gibi oluverirsiniz bir anda. önünüze geleni monte cristo adasında düelloya falan davet edersiniz, ne bileyim…

hemcinslerimin geneli hemen sütyen çıksın istese de, sanırım gerçek hazineyi, mistik güzelliği ve olayın sırranı idrak edemiyorlar.
o kadın, sütyeni alırken binbir tanesinden seçip, iyi meblağlar ödeyip pek güzel kuşanıyor. hemen çıkarınca ne anlamı kaldı, bu mu emeğe saygı, birkaç dakikada çıkarmak mı o saatlerce hazırlanışa duyulan minnet?
yo dostum, yo.
o yerçekiminden bir hayli muaf yuvarlaklara bunu yapamazsın. öyle bir çehreye sahiplerdir ki, sen onları pergelle bile çizemezsin!
hem altında ne olduğunu zaten hepimiz biliyoruz, zaten bildiğimiz bir çift memeyi saklayan saten birer oval perde bizi meraklara gark ettiriyor. karanlık ve loş koridorlara sürüklüyor. sonuca ulaşmakta acele etmemek lazım. gizemli, mistik ve muhafazalı memeler, apaçık olanlardan yeğdir bence.
bu yüzden siyah sütyen candır. hele ki ince ipler tarafından bağlanmış ve naif bir hamlede çözülebilen bir yapıya sahipse…” *

Advertisements